Gelin-hep-birlikte-prostat-kanserini-ogrenelim

Gelin hep birlikte prostat kanserini öğrenelim

Yazı Boyutu:
Küçült
Sıfırla
Büyült

14 Aralık, Pazar günü Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Medstar Kanser Merkezinin işbirliği ile düzenlenen “Kanser Okulu”nun 10. dersinde prostat kanseri anlatıldı.

Prostat kanserinde erken tanı ve yeni tedavi yöntemlerinin anlatıldığı panelin moderatörlüğünü üstlenen Medstar Antalya Hastanesi, Nükleer Tıp Uzmanı Prof. Dr. Akın Yıldız, açılış konuşmasında erkekler için prostatın büyümesinin ve prostat kanserinin ciddi bir sorun olduğunu söyledi ve ekledi “bu hastalık yaşla paralel ilerliyor.” Prof. Dr. Yıldız, tanı ve tedavide ekip çalışmasının önemini vurgulayarak “prostat kanseri tanı ve tedavisinde ürolog, tıbbi onkolog, radyasyon onkoloğu, radyolog, girişimsel radyoloji uzmanı, patolog ve nükleer tıp uzmanının birlikte hareket etmesi ve birlikte karar vermesi gerekir” dedi.

“Prostat kanseri ileri yaş hastalığı olduğu için ölüm oranları artıyor. Bu nedenle, tarama ve erken tanı çok önemli”

Prostat kanserinde tarama ve erken tanı konusunda bilgi veren Medstar Topçular Hastanesi, Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Burak Hoşcan, prostat kanserinin erkeklerde akciğer kanserinden sonra en sık rastlanan ve ölümlerde 2. sırada yer alan kanser türü olduğunu söyledi. Tarama yapmak için söz konusu hastalığın yüksek oranda görülmesi, ölüme ve ciddi sağlık sorunlarına neden olması; bunun yanında hastalığın belirlenebilen bir kuluçka döneminin olması gerektiğini söyleyen Doç. Dr. Burak Hoşcan, “prostat kanserinde tarama amacı, kanserin prostatla sınırlı olduğunda saptayabilmek ve böylelikle ölüm oranını azaltabilmektir” dedi. Prostat kanserinin yaş ilerledikçe ortaya çıkan bir hastalık olduğunu dile getiren Doç. Dr. Hoşcan, “prostat kanseri ileri yaş hastalığı olduğu için ölüm oranları artıyor. Bu nedenle, tarama ve erken tanı çok önemli” dedi. Bu kanser türünde taramanın parmakla muayene ve kanda PSA (prostat spesifik antijen) ölçümü ile yapıldığını söyleyen Doç. Dr. Hoşcan, “günümüzde yapılmış çalışmalardan elde ettiğimiz verilere göre, prostat kanseri taramasının hastalığın ilerlemesini azalttığına dair güçlü kanıtlar vardır. PSA’nın geniş çapta kullanıma girmesi sonrası, 1993’den 2003’e ölüm oranı %32,5 oranında azalmıştır. PSA, 50 yaş üstü tüm erkeklerde ve ailesinde prostat kanseri öyküsü olan 40-45 yaş üstü erkeklerde uygulanmalıdır” dedi.

“Daha pratik bir yöntem olan MR klavuzluğunda biyopsi ile transrektal ultrasonun karışımı olan MR-TRUS füzyon sistemi günlük kullanıma girecek gibi duruyor”

Medstar Antalya Hastanesi, Üroloji Uzmanı Op. Dr. Sagfettin Kaya, prostat kanserinde biyopsinin kimlere yapılacağı konusunda bilgi verdi ve biyopsi yöntemleri konusundaki yenilikleri anlattı. “Prostat biyosisi, parmakla yapılan prostat muayenesi sonucu sertlik ve nodül saptanması halinde veya PSA (prostat spesifik antijen) seviyesinin yüksek olduğu durumlarda yapılmaktadır” diyen Op. Dr. Kaya, prostat biyopsisinde en sık kullanılan yöntemin; transrektal ultrason biyosi (ultrason eşliğinde makattan girilerek prostattan parça alınması) olduğunu söyledi. Biyopsi işleminin günlük pratikte genel anestezi kullanmadan yapıldığını söyleyen Op. Dr. Kaya, “makata ağrı azaltıcı ve kaydırıcı özelliği olan jel sıkılarak hassasiyet azaltılıyor, sonrasında prostat çevresine lokal anestezi enjekte ederek ağrı belirgin olarak gideriliyor” dedi. Op. Dr. Kaya, ciddi kanama eğilimi olduğunda, makat bölgesinde aktif ve ağrılı sorun olduğunda, vücut savunma sisteminin bozulduğu veya prostatın aktif iltihabı olduğunda prostat biyopsisinin yapılmaması gerektiğini dile getirdi. Biyopsinin, kanserin var ya da yok olduğunu belirtmek dışında, kanser hücrelerinin üreme ve yayılım hızı, alınan örneklerdeki tümör yüzdesi, sinirlere yayılımı ve kanser öncesi hücrelerin varlığı hakkında da bilgi verdiğini vurguladı. Son 10 yıldır saturasyon (doygunluk) biyopsisi diye bir yöntem gerçekleştirildiğini anlatan Op. Dr. Kaya, “bu işlemde, prostatı biyopsiye doyuruyoruz. Genel anestezi altında yapılan işlemde, yine transrektal ultrasonla girilerek prostatın tüm kadranlarından 20’nin üzerinde biyopsi alınıyor” dedi. Op. Dr. Kaya, “daha pratik bir yöntem olan MR klavuzluğunda biyopsi ile transrektal ultrasonun karışımı olan MR-TRUS füzyon sistemi, yakın gelecekte günlük kullanıma girecek gibi duruyor” dedi ve ekledi “biyopsinin kanama, enfeksiyon, idrar yapamama gibi yan etkileri geçici sorunlardır.”

“ Prostat kanseri tedavisinde robotik cerrahi hızla gelişen bir tekniktir”

Memorial Antalya Hastanesi, Üroloji Uzmanı Doç. Dr Mutlu Ateş, prostat kanseri tedavisinde cerrahi yöntemlerdeki yenilikler hakkında bilgi verdi. Prostat kanserinin ileri yaş hastalığı olduğunu belirten Doç. Dr. Ateş, “Türkiye şuan için genç bir nüfus. Ancak, 2023 yılında yaşlı bir ülke olacağız. Buda, artan ileri yaştaki nüfusla beraber daha fazla prostat kanseri olacak demek oluyor” dedi. Erken tanı yöntemiyle birlikte gelişen tedavi yöntemleri olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Ateş, “özellikle erken evre prostat kanserinde cerrahide uygulanan radikal prostatektomi, hormon tedavisi ya da radyoterapi ve hormon tedavisi ile birlikte kombine edilebiliyor” dedi. Doç. Dr. Ateş, “radikal prostatektomide; retropubik (açık), perineal (açık) ya da laparoskopik robotik (kapalı) olmak üzere kabaca iki yöntem var. Bu işlem, idrar yollarının devamlılığını sağlayan prostat tamamen kaldırılarak ve yerine idrar yollarının devamlılığını sağlayacak bir kateter takılarak gerçekleştirilir. Genellikle prostatın kabuğunda yer alan tümörü çıkarırken yine aynı bölgede bulunan sinirlere zarar vermemek önemlidir. Buda, ameliyat sonrası komplikasyonları en az düzeye indirir. Yine idrar tutma kasları prostatın başlangıcında ve bitişinde olduğu için bu kasları da ameliyatta iyi bir şekilde korumamız gerekiyor” dedi. Radikal prostatektomi işleminin en olumlu yanının, bu kanser hücresinin dokudan tamamen yok edildiğini vurgulayan Doç. Dr. Ateş, “ hastalığın seyrini olumlu yönde etkiler, psikolojik fayda sağlar, sinirlerin korunmasını sağlayabilirsek ereksiyon korunur, PSA ölçümleri çok düşük olduğu için değerlerin takibi daha etkili yapılabilir” dedi. Doç. Dr. Ateş, radikal prostatektomide kapalı cerrahi yöntem, ‘minimal invazif cerrahi’ olarak adlandırılır. Açık cerrahi zamanla yerini laparoskopik prostatektomiye bırakmış, en son olarak da robotik prostatektomi ortaya çıkmıştır” diye sözlerine devam etti. Doç. Dr. Ateş, “hem laparoskopik prostatektomide hem de robotik prostatektomi de hedef olan kasa bir tünel açarak, tüp koyarak ulaşıyoruz. Buda hastaya en az zarar veren şekildir” dedi ve ekledi, “robotik radikal prostatektomi, laparoskopik prostatektomiden farklı olarak cerrahın idare ettiği bir robot yardımıyla yapılan bir ameliyat şeklidir.” “Robotik cerrahi hızla gelişen bir tekniktir” diye sözlerine devam eden Doç. Dr. Ateş, şimdilerde hedef bölgeye 4-5 delikten girilirken, gelecekte tek bir delikten girilecek. Bu tek delikte göbek deliği olacak. Göbek deliğinden giren robotun kolu içerde yılan gibi kıvrılıp hedef organı bulacak ve ameliyatı gerçekleştireceği düşünülmektedir. Kapalı cerrahinin hastaya daha az zarar verdiği, robotik cerrahinin idrar tutma, ereksiyon gibi yaşamını etkileyen konularda laparoskopik prostatektomiye göre hastayı daha olumlu yönde etkilediği ve hastanın yaşam kalitesini arttırdığı görülmüştür. Ancak, maliyeti açık cerrahi ve laparoskopik prostatektomiye göre çok daha fazladır” dedi ve “kanser kontrolü açısından robotik cerrahi tercih edilmeyebilir ancak hastanın yaşam kalitesi (idrar tutma ve ereksiyon) açısından önerilmektedir” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

“Prostat kanseri tedavisinde tüm dünyada en sık kullanılan yöntemler, halen cerrahi ve radyoterapidir. Bunun da en önemli sebebi, prostatın tamamını tedavi etmeye çalıştığımızda komplikasyon oranının hala yeterince az olmamasıdır. Bu nedenle girişimsel tedavileri; kanseri erken saptama, prostatın tamamını değil de içerisinde tümörü tedavi etmek ve sonrasında hastayı takibe almak için kullanmaktayız ”

Medstar Antalya Hastanesi, Girişimsel Radyoloji Uzmanı Prof. Dr. Saim Yılmaz ise, prostat kanserinde ameliyatsız girişimsel tedavi yöntemlerini anlattı. Prof. Dr. Yılmaz, “ ‘perine - yani penis ile anüs arasında’ dediğimiz bölgeden iğne ile girilerek uygulanan kriyoablasyon (dondurma), ayrıca nanoknife, lazer ve radyofrekans tedavi yöntemlerinin yanında rektumdan iğnesiz olarak uygulanan hayfu (HIFU) yani anüsün hemen iç kısmındaki bölgeden ses dalgaları ile yapılan tedaviler, uygulanan girişimsel tedavilerdir” diyerek sözlerine başladı. Prof. Dr. Yılmaz, lazer, radyofrekans ve hayfu (HIFU) gibi yakarak uygulanan yöntemlerin, prostat kanseri tedavisinde deneme aşamasında olduğunu vurguladı. Prostat kanserinde en sık uygulanan dondurma yani kriyoablasyon yönteminin ultrason klavuzluğunda olduğunu söyleyen Prof. Dr. Yılmaz, MR eşliğinde de kriyoablasyon yapıldığını ve bazı uzmanların bu uygulama şeklini daha avantajlı gördüğünü dile getirdi. Nanoknife denilen işlemin son yıllarda popülaritesinin arttığını söyleyen Prof. Dr. Yılmaz, “bu yöntemin özelliği, yakmadan elektrik akımı ile tedavi ettiği için bölgedeki sinirlere daha az zarar veriyor” dedi. Yine prostat kanserinde oldukça sık kullanılan bir başka yöntemin hayfu (HIFU) olduğunu anlatan Prof. Dr. Yılmaz,” ses dalgaları bir mercek yardımıyla odaklanıyor. Bu odak içerisindeki sıcaklık 80-100 derece oluyor. Ancak, ciltten geçtiği yeri değil sadece odağı yakıyor” dedi. Prostat kanserinde cerrahi ve radyoterapinin uygulanan tedavi yöntemleri olduğunu, olumlu sonuçlar verdiğini ancak idrar tutma, ereksiyon gibi yaşam kalitesini azaltan bazı yan etkilerle karşılaşıldığını söyleyen Prof. Dr. Yılmaz, “ girişimsel tedavilerden beklenti; söz konusu yan etkilerin daha az olması ve diğer tedaviler kadar başarı göstermesidir” dedi. Girişimsel tedavilerin (kriyoablasyon ve hayfu) ilk olarak, radyoterapi sonrası kanseri tekrarlayan hastalarda uygulandığını ve başarılı olduğunun görüldüğünü vurgulayan Prof. Dr. Yılmaz, “çünkü bu tür hastalarda yeniden radyoterapi yapılması problemli oluyor. Ayrıca, cerrahi yöntemlerin yan etkileri çok fazla. Bu yüzden, prostat kanserinde girişimsel tedaviler ilk tedavi olarak, radyoterapi ve cerrahiye alternatif olarak uygulanmaya başlandı” dedi. Prof. Dr. Yılmaz, henüz yeni bir tedavi yöntemi olduğu için uzun dönemde radyoterapi ve cerrahi ile kıyaslandığında sonuçlarının henüz netlik kazanmadığını belirtti ve “5-10 yıllık onkolojik sonuçlar, girişimsel tedavilerin cerrahi ve radyoterapi ile benzer olduğunu gösteriyor. Ancak, yan etkiler (idrar tutamama, ereksiyon, idrar kanalı daralması gibi) daha az görülüyor. Buna rağmen, prostat kanseri tedavisinde tüm dünyada en sık kullanılan yöntemler, halen cerrahi ve radyoterapidir. Bunun da en önemli sebebi, prostatın tamamını tedavi etmeye çalıştığımızda komplikasyon oranının hala yeterince az olmaması. Bu nedenle girişimsel tedavileri; kanseri erken saptama, prostatın tamamını değil de içerisindeki tümörü tedavi etmek ve sonrasında hastayı takibe almak için kullanmaktayız ” dedi. Prof. Dr. Yılmaz, “yeni ve gelişmekte olan Multiparametrik MR, prostat kanserlerinin %90’ını doğru olarak gösteriyor ve saptanan prostat kanserlerinin hangilerinin ilerde problem yaratabileceğini ve hangilerinin mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini gösteriyor. Gelecekte hedef; prostat kanserinde Multiparametrik MR tekniğinin, görerek kullanılan girişimsel tedavilerin ve hedefi görerek biyopsinin daha fazla yapılmasıdır” diyerek sözlerini sonlandırdı.

“Bizim için önemli olan, doğru zamanda doğru yere radyoterapi yapmak! Radyoterapide kanser hastaları artık daha az yan etki ile karşılaşıyor, dolayısıyla yaşam kalitesi artıyor, daha uzun süre yaşıyor ve yeni tedavi stratejileri denenebiliyor”

Medstar Antalya Hastanesi, Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Doç. Dr. Berrin Pehlivan, prostat kanseri tedavisinde radyoterapi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Doç. Dr. Pehlivan, prostat kanserinin sık görülen bir kanser türü olduğunu ve hastaların çok büyük bir kısmının hiç bulgu vermeden, çok uzun yıllar herhangi bir tedavide bulunulmadan uzun süre seyrettiğini ve hayatı etkilemediğini söyledi ve ekledi “bu sebeple prostat kanserlerinin çok az bir kısmını tedavi ediyoruz. Tedavi ettiğimizde de çok iyi sonuçlar elde ediyoruz ve tedavi şeklimiz kolay”. Doç. Dr. Pehlivan, “radyoterapi; uygulayan ekip için belki biraz komplike ancak uygulanan hasta için çok basit bir tedavi yöntemi. Çünkü tedavi sırasında ağrı, acı hiçbir şey hissedilmiyor. Hastanın yaptığı tek şey hareketsiz olarak cihazda yatmak oluyor” dedi. Radyoterapi için başvuran prostat kanseri hastaları, PSA değerleri ve biyopsi sonuçlarına göre risk gruplarına ayırdıklarını anlatan Doç. Dr. Pehlivan, “eğer hasta düşük risk grubundaysa, cerrahi ya da radyoterapi ile tedavi ediyoruz. Karar vermeden önce tabii ki multidisipliner yaklaşarak sadece radyoterapi ya da cerrahi ile değil tüm uzman doktorların görüşü alınarak tedavinin belirlenmesi gerekir” dedi. Orta risk grubundaki prostat kanseri hastalarına radyoterapiden 1-2 ay öncesinde başlayan ve 3-6 ay devam eden hormon tedavisi ile eşzamanlı radyoterapi verildiğini anlatan Doç. Dr. Pehlivan, “daha yüksek risk grubunda bulunan hastalara, radyoterapi ve sonrasında en az 2 yıl boyunca hormon tedavisi kullanmasını tavsiye ediyoruz” dedi. Radyoterapinin cerrahi ile eşit sonuçları olduğunu, kolay tolere edildiğini ve hastanın yaşam kalitesine etkisinin minimal düzeyde olduğunu söyleyen Doç. Dr. Pehlivan, “tedavi planlamasında prostat kanserinin yerleşimi çok önemli bizim için. Çünkü prostatın arkasında barsağın son kısmı var ve önünde biraz üstünde de idrar torbası var. Arkasındaki barsağı ve önündeki idrar torbasını iyi bir şekilde koruyabilmemiz için milimetrik hassas hesaplar yapıyoruz” dedi. Doç. Dr. Pehlivan, verilen X ışınının vücuttan çıkarken bazı normal dokulara da zarar verebildiğini, ancak yeni teknoloji ile bunu en aza indirerek, daha az yan etkinin oluştuğunu belirtti. “Bizim için önemli olan doğru zamanda doğru yere radyoterapi yapmak” diyerek sözlerine devam eden Doç. Dr. Pehlivan, nereyi ışınlamak gerektiğini ve korunması gereken organların çok iyi bilinmesi gerektiğini söyledi. Doç. Dr. Pehlivan, “yeni teknoloji ile artık bunları çok da güzel bir şekilde yapabiliyoruz. Bu sayede, artık kanser hastalarında daha az yan etki ile karşılaşılıyor, dolayısıyla yaşam kalitesi artıyor, kanser hastaları daha uzun süre yaşıyor ve yeni tedavi stratejileri denenebiliyor”. Standart bir teknik olan yoğunluk ayarlı radyoterapi uygulayabilen sağlık merkezlerine başvurulmasının öneminin altını çizen Doç. Dr. Pehlivan, kanser hastalarının işini iyi bilen, teknik ve tıbbi konularda donanımlı, uzman bir ekiple kendilerini rahat hissedecekleri sağlık merkezlerini tercih etmeleri gerektiğini vurguladı.

“Yayılmış hastalık için prostata özgü moleküler tanı ve tedavi yöntemlerinde gerçekten büyük potansiyel var. Özellikle, lutesyum ve radyum dediğimiz izotoplar ile önemli başarılar elde edilecekmiş gibi görünüyor”

Medstar Antalya Hastanesi, Nükleer Tıp Uzmanı Prof. Dr. Akın Yıldız, prostat kanserinde moleküler tanı ve tedavi yöntemleri konusunda bilgi verdi. Prostat kanserinin uzak bölgelere yayılım gösterdiğinde nasıl belirlendiğini ve bu evrede yeni tedavi yöntemlerinin neler olduğunu anlatan Prof. Dr. Yıldız, uzak bölgelere yayılımda, kanserin ilk olarak kemiklerde görüldüğünü söyledi. Kemik yayılımını araştırmak için tüm vücut kemik sintigrafisi çekildiğini söyleyen Prof. Dr. Yıldız, “patoloji raporunda Gleason Skoru 7 ve üzerinde ise veya PSA değerleri 20’den yüksekse, kanserin yayılma riski yüksek kabul ediliyor ve hastalara kemik sintigrafisi yapılıyor” dedi. Bunun yanında, sadece kemiklere yönelik kullanılan Kemik PET yönteminin olduğunu belirten Prof. Dr. Yıldız, “kemikler kalsiyum florür kullanır. Bu sebeple geliştirilen florür radyoaktif halinde bir PET yöntemiyle, kemiklerde hastalık olup olmadığı kemik sintigrafisinden çok daha iyi bir şekilde görülüyor. Standart PET-BT yönteminde ise, vücuda glikoz yani şeker verilerek kanserin olduğu bölgeler görüntüleniyor. Prostat hücreleri ise şekeri pek kullanmıyor. Bu yüzden, klasik PET-BT görüntüleme prostat kanserinin görüntülenmesinde genellikle başarılı olamıyor ve bu sebeple de pek tercih edilmiyor” dedi. Ancak, yeni moleküler görüntüleme yöntemleri olduğuna değinen Prof. Dr. Yıldız, “prostat, şekeri sevmiyor ama amino asit proteinleri seviyor. Kolin PET dediğimiz kolin amino asitleri ile yapılan yeni bir görüntüleme yöntemi mevcut. Henüz ülkemizde uygulanmayan bu görüntüleme için çok özel teknolojiler gerekiyor. Ancak, prostat kanserini belirlemede %70 gibi düşük bir orana sahip” dedi. Dünyada belli yerlerde kullanılan yeni bir başka görüntüleme yönteminin, PSMA PET olduğunu anlatan Prof. Dr. Yıldız, “prostat spesifik membran antijen dediğimiz PSMA PET, prostat kanseri hücrelerinin üzerinde bulunan bir proteinden faydalanarak, o proteini yakalayan ve görüntüleyen bir yöntem” dedi. Görüntüleme teknikleri yanında radyoaktif bazı tedavilerin de gündemde olduğunu dile getiren Prof. Dr. Yıldız, “sadece radyoaktif değil hedefe yönelik viroterapi, PSMA aşılama, prodrug aktivasyonu gibi başka tedavilerde hızlıca geliştiriliyor. Bunun yanında yine yakın gelecekte, PSMA hedefli nanopartiküller dediğimiz bazı partiküller, görüntülenen kanserli noktaları hedef alarak yok edecektir. Ancak bu yöntemler, henüz daha çok yenidir” dedi. Prof. Dr. Yıldız, şuanda kullandıkları moleküler tedavilerinden birinin samaryum olduğunu belirtti. Kemiklere yayılım göstermiş kansere ulaşan izotop verildiğini söyleyen Prof. Dr. Yıldız, samaryumun kemik ağrılarını azalttığını, çok etkin olmasa da hastalığa kısmi fayda sağladığını dile getirdi. Prof. Dr. Yıldız, “Türkiye’de henüz olmayan Xofigo denilen Radyum 223, sadece kemikteki hastalık bölgelerine giderek, o bölgeleri tahrip ediyor ve hastanın yaşam süresine katkı sağlayabiliyor. Bunun yanında yeni yeni yapılmaya başlanan tedavide, lutesyum dediğimiz izotop prostat kanserine özgü proteini ve o hücreyi hedef alıyor” dedi. Prof. Dr. Yıldız, “ sonuç olarak, yayılmış hastalık için prostata özgü moleküler tanı ve tedavi yöntemlerinde gerçekten büyük potansiyel var. Özellikle, lutesyum ve radyum dediğimiz izotoplar ile önemli başarılar elde edilecekmiş gibi görünüyor” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

“Kanserdeki ana sorun, vücudumuzun bağışıklık sistemindeki hücrelerin, kanser hücrelerini tanımıyor olmasıydı. İşte bu sebeple geliştirilen bazı antikorlar, kanser hücrelerinin tanınmasını sağladı. 2014 yılında devrim niteliğinde olan bu gelişme ile prostat kanseri dahil birçok kanser türünün tedavisinde çığır açılmak üzere diyebilirim”

Medstar Antalya Hastanesi, Tıbbi Onkoloji Uzmanı Uz. Dr. Ayşegül Kargı, prostat kanserinde kemoterapi, hormon tedavisi ve aşılar konusunda bilgi verdi. Uz. Dr. Kargı, “ prostat bezinin büyüyüp gelişmesi ve fonksiyon görmesi için testesteron adını verdiğimiz androjenlere ihtiyacı vardır. Erkekte salgılanan androjenlerin bir kısmı testisten, büyük bir kısmı böbrek üstü bezlerinden, yine kanserli hastalarda prostat bezindeki tümörden ve yaptığı metastazlardan üretilmektedir. Anti-androjen dediğimiz hormonal tedaviler prostat kanserinin tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır” diyerek sözlerine başladı. İleri evre prostat kanseri hastaların, hormon tedavisine iyi yanıt verdiğini, hastalarda görülen kemik ağrısı gibi bazı belirtilerin %70-80 oranında azalma gösterdiğini ve tümörde %50 küçülme görüldüğünü dile getiren Uz. Dr. Kargı, “hormon tedavisi, prostat kanserinde en sık kullanılan tedavi yöntemidir ve halen yayılım göstermiş hastalıkta ilk basamak tedavi olarak gündemdeki yerini korumaktadır” dedi. Tüm bu olumlu etkilere rağmen hormonal tedavinin her zaman başarı sağlamadığını söyleyen Uz. Dr. Kargı, “çünkü bir süre sonra hormonal tedavi alan hastaların birçoğunda tedaviye direnç gelişiyor ve hastalık ilerliyor. Bu durumda kemoterapi tedavisine başlıyoruz” dedi. Prostat kanseri tedavisinde 2004 yılına kadar kemoterapide kullanılan tek ilacın mitoksantron olduğunu ve hastaların yaşam süresini çok da fazla uzatmadığını söyleyen Uz. Dr. Kargı, “2004 yılında dosetaksel adını verdiğimiz bir ilaç geliştirildi ve sağkalım avantajı sağladı. Bu nedenle, prostat kanserinde hormonal tedavi sonrası taksan grubu ilaçları kullanmaya başladık” dedi. “2010 yılından itibaren son 4 yıl içinde prostat kanserinde yeni hormonal tedaviler, yeni kemoterapi ilaçları, alfa dalgaları yayan aşı tedavileri ve bağışıklık sistemi üzerinden etki gösteren monoklonal antikor tedavileri keşfedildi” diyen Uz. Dr. Kargı, “2014 yılında yaşanan yeni bir gelişme ile özellikle kemik metastazı 4’ün üzerindeyse, iç organlara yayılım varsa, hormonal tedavi ile birlikte kemoterapiyi kombine kullandığımızda yine sağ kalımın belirgin ölçüde arttığını gördük. Dolayısıyla böyle durumlarda kemoterapiyi hormonal tedavi ile birlikte kullanabiliyoruz” dedi. Uz. Dr. Kargı, prostat kanseri kemoterapi tedavisinde kullanılan ilaçların; dosetaksel, kabazitaksel bunun yanında hormonal tedavi olarak kullanılan ilacın, abirateron olduğunu belirterek, enzalutamid adı verilen diğer bir hormonal tedavinin de çok kısa bir süre sonra ülkemizde kullanılmaya başlanacağını belirtti. Uz. Dr. Kargı, “kanserdeki ana sorun vücudumuzun bağışıklık sistemindeki hücrelerin, kanser hücrelerini tanımıyor olmasıydı. İşte bu sebeple geliştirilen bazı antikorlar, kanser hücrelerinin tanınmasını sağladı. 2014 yılında devrim niteliğinde olan bu gelişme ile prostat kanseri dahil birçok kanser türünün tedavisinde çığır açılmak üzere diyebilirim” diye vurguladı. Uz. Dr. Kargı, prostat kanserinde hormon ve kemoterapi seçeneklerinin yanı sıra tümör hücresini yok etmeye yönelik aşı tedavisinin de sağ kalım avantajı gösterdiğini söyledi. Metastatik prostat kanseri hastalarına uygulanabilen aşının, hastanın ortalama yaşam süresini uzattığını, ancak bu aşının henüz ülkemizde ödeme kapsamında olmadığını belirtti.

Toplumda farkındalığı arttırmaya yönelik böylesine başarılı bir sosyal sorumluluk projesi olan “Kanser Okulu”nun bir başka toplantısında buluşmak üzere..

Sağlıklı ve mutlu kalın...
Prof. Dr. Mustafa Özdoğan