Meme-Kanserli-Hasta-Kongresi-bilim-insanlari-ile-hastalari-bulusturarak-cok-onemli-bir-sosyal-sorumluluk-projesine-imza-atti---2

“Meme Kanserli Hasta Kongresi” bilim insanları ile hastaları buluşturarak çok önemli bir sosyal sorumluluk projesine imza attı! / 2

Yazı Boyutu:
Küçült
Sıfırla
Büyült

Kanser hastalığı konusunda uluslararası güncel bilgiye hastaların doğrudan ulaşmalarını amaçlayan “Meme Kanserli Hasta Kongresi”, 28-29 Haziran tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirildi.

“Meme Kanserli Hasta Kongresi”nde değerli uzman doktorlarımız tarafından sunulan bilgileri içeren haberler, web sitemizde 5 bölüm olarak yayınlanacaktır. Web sitemizin “kanser haberleri” bölümünden yazılarımızı takip edebilirsiniz.

Şimdi gelin meme kanserine karşı toplum bilincini arttırmak için düzenlenen bu çok değerli kongrenin yazı dizisinde ikinci güne damga vuran noktalar neler birlikte göz atalım..

Meme Kanserli Hasta Kongresinin ikinci gününde açılış konuşmasını yapan Memorial Sağlık Grubu Antalya Onkoloji Grubu ve Meme Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan, “dileriz ki bu tür kongreler diğer kanser türleri içinde yapılsın ve çoğalsın. Böylece, daha fazla ve doğru bilgiyi, daha fazla kanser hastasına ulaştırabilelim” dedi.

Ardından ilk panelin moderatörlüğünü yapan Amerikan Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümünden Tıbbi Onkolog Prof. Dr. Nil Molinas Mandel, erken evre meme kanserinin cerrahisi, lenfödem ve tedavi sonrası takip konularının işlendiği oturumu açtı.

“İster meme koruyucu cerrahi, isterse mastektomi uygulansın, meme kanseri tedavisinde hangi cerrahi yöntemi kullanırsanız kullanın, meme korunuyor, memenin şekli değişmiyor ve hasta uzun yıllar sonra da sanki hiç meme cerrahisi olmamış gibi yaşamını devam ettiriyor.”

İlk panelin birinci konuşmacısı olarak kürsüye gelen Pittsburg Üniversitesinden Meme Cerrahisinde uzman Genel Cerrah Prof. Dr. Atilla Soran, erken evre meme kanseri ve cerrahisinde yenilikler konusunda katılımcıları aydınlattı. Prof. Dr. Soran, konuşmasına meme kanserinin toplumsal bir olay olduğunu söyleyerek başladı. “Gelişmiş ülkelerde sanki meme kanseri daha sık görülüyormuş gibi görünse de aslında az gelişmiş ülkelerde yeterli tarama yöntemleri olmadığı için kanser net sayıda tespit edilememektedir. Aksine, dünyanın her yerinde meme kanseri görülme sıklığı aynı orandadır” dedi. Prof. Dr. Soran, “az gelişmiş ülkelerde kanser az tanınmasına rağmen ölüm oranı çok yüksek. Bunun aksine gelişmiş ülkelerde çok sayıda görülen kanser hastalarında ölüm oranı oldukça düşük” diye sözlerine devam etti. Gelecek 10 yılda Amerika’da kanserden ölümün, savaşta ölen kişi sayısından bile yüksek olacağını vurgulayarak giderek artan kanser olgusunun altını çizdi. Türkiye’de 100.000’de 38 kadının meme kanserine yakalandığını söyleyen Prof. Dr. Soran, erken evrede yakalandığında meme kanserinden ölüm oranının çok düşük olduğunu belirtti. “ Meme kanseri teşhisi koyulan kadınlar umutsuzluğa kapılmamalıdır. Eğer erken teşhis edilirse meme kanserinde yaşam oranı %90-95’in üzerinde. Meme kanseri geç evrede tespit edildiğinde yaşam oranı oldukça azalıyor” diyerek erken evrede teşhisin önemini vurguladı.

Meme kanseri tedavisinde cerrahi yeniliklerden bahseden Prof. Dr. Atila Soran, cerrahinin meme dahil çok geniş bir alanın alındığı 1800’lü yıllardan, günümüzde meme koruyucu cerrahiye kadar gelindiğini belirtti. Ancak, son yıllarda meme kanseri teşhisi koyulan kadın hastaların Amerika’da fazla tetkik istenmesi ve kanserin tedaviden sonra tekrarlamasından korkulması sebebiyle sağlam memelerini de aldırmayı tercih ettiklerini söyledi. “BRCA gibi bazı genlerde bozuklukları olmadığı sürece sağlam memenin aldırılmasının yaşam süresini uzatmadığı bilinmelidir” diye sözlerine devam etti.

“Meme koruyucu cerrahide Amerika’da uygulanan farklı yöntemin adı radyoaktif tohumdur. Cerrahi sırasında çok küçük olduğu için görülemeyen tümör için İyot 125 denilen bir radyoaktif madde tümörün içine koyulur. Radyoaktif okuyucu ile tümörün yeri tespit edilir ve küçük bir kesiden sokulan aletle tümör çıkartılır. Daha sonrasında aletle meme ve koltukaltı kontrol edilerek alanın temizlendiğinden emin olunur. Bu sayede, hastanın meme şekli bozulmaz ve yıllarca sanki hiç cerrahi olmamış gibi memesiyle yaşar” diye konuştu. Ayrıca meme koruyucu cerrahide, memedeki tümör büyük olduğunda neoadjuvan tedavi denilen yöntemle verilen kemoterapi tedavisi sonrası tümör küçültülerek sonrasında cerrahi yöntemle küçültülen bu tümörün alınabildiğini de sözlerine ekledi.

Prof. Dr. Soran, “mastektomi yani tüm memenin alınması, meme kanserindeki diğer bir cerrahi yöntemdir. Günümüzde uygulanan mastektomide meme cildi ve başı korunarak memenin içi boşaltılır. Ardından kasın altına bir genişletici ve silikon koyularak hasta kendi cildi ve meme başı ile hayatına devam edebilir. Silikon koyulması tercih edilmiyorsa ve hasta kilolu ise, karnından alınan kas memeye doğru çevrilerek işlem gerçekleştirilmektedir” diyerek meme cerrahisinde Amerika’da uygulanan yöntemlere kısaca açıklık getirdi.

“İster meme koruyucu cerrahi, isterse mastektomi uygulansın, meme kanseri tedavisinde hangi cerrahi yöntemi kullanırsanız kullanın, meme korunuyor, memenin şekli değişmiyor ve hasta uzun yıllar sonra da sanki hiç meme cerrahisi olmamış gibi yaşamını devam ettiriyor. Dünyadaki tüm kadınlar tam donanımlı, kalitesi belgelenmiş, işinin ehli ve geniş kapsamlı bir meme merkezine gidebilmelidir. Umarım, Türkiye’deki kadınlarda benzer meme merkezlerine giderek güncel kanıta dayalı tedavileri alabilir” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

“Cerrahi sonrası kemoterapinin olumlu etkileri ve tamoksifenin etkin rolü gözlenince, cerrahi sonrası kemoterapi ve hormon tedavisi, meme kanseri tedavisinde standart yerini bulmuştur”

Ardından ikinci konuşmacı İstanbul Üniversitesi Onkoloji Bölümünde Prof. Dr. Yeşim Eralp, erken evre meme kanserinde tıbbi yenilikleri ve sistemik tedavinin bu önemli hastalığa katkıları ve Türkiye’de her tedavinin var olup olmadığına dair görüşlerini dile getirdi.

Prof. Dr. Eralp, “bir tıp öğrencisinin koyunlarda kısırlaştırma yaparak hormon salgılama sisteminin baskılanabileceğini keşfetmesi, bugün meme kanserinde uygulanan ve hormona duyarlı meme tümörlerinin tedavisinde oldukça etkili olan hormon tedavisinin temelini oluşturmuştur” diye sözlerine başladı. Östrojenin kanser üzerindeki etkisini durdurabilen çok temel bir ilaç olan tamoksifenin 1970’li yıllarda kullanılmaya başladığını söyleyen Prof. Dr. Eralp, “kemoterapi ilaçlarının hastalar üzerindeki olumlu etkilerinin görülmesi üzerine erken evre kanserlerdeki etkileri de araştırılmaya başladı” dedi. Cerrahi sonrası yayılım göstermeyen kanserlerde hastaların yaşam beklentilerini arttırdıklarını ve hastalığın yayılma riskini yaklaşık %20-50 arasında azaltabildiklerini vurguladı. Prof. Dr. Eralp, “cerrahi sonrası kemoterapinin olumlu etkileri ve tamoksifenin etkin rolü gözlenince, cerrahi sonrası kemoterapi ve hormon tedavisi, meme kanseri tedavisinde standart yerini bulmuştur” dedi.

Tamoksifen ve kemoterapi tedavilerinin üzerine geliştirilen aromatöz inhibitörlerinin sadece östrojenin tümör üzerindeki etkisini değil hormonun etkisini de kesebilen ilaçlar olduğunu söyledi. Aromatöz inhibitörlerin, menopoz döneminde dahi olsa kadınlarda yağ dokusundan, tümör dokusundan ve böbrek üstü bezlerinden yapılanan östrojen hormonunu da kestiğini dile getirerek tamoksifenle ya da tek başına hormonal tedavide başarı sağladıklarına dikkatleri çekti. “Menopoz öncesi meme kanseri kadınların tedavisinde kullanılmayan aromatöz inhibitörler, gerekli görüldüğü takdirde hastada menopoz durumu oluşturularak tedavi etkisi arttırılmaktadır” dedi. Prof. Dr. Eralp, bunun yanında hormon tedavi süresinin 5 yılla sınırlı kalmayıp hastalığın tekrarlama riskini azaltmak için 8-10 yıla çıkarıldığını da sözlerine ekledi.

1980’li yıllardan sonra taksanlı denilen bir başka kemoterapi ilaç grubuna dikkat çeken Prof. Dr. Eralp, bu ilaç grubunun tedavi şansını arttırdığını söyledi. “Hastalarımıza Kemoterapi ciddi oranda katkı sağlıyoruz ancak asıl araştırılmakta olan hangi hastaların bu tedavilere ihtiyaç duyduğu, hangi tümörlere bu tedavilerin verilmesi gerektiğidir” dedi.

Prof. Dr. Eralp, genetik bazlı incelemeler yapılara kişiye özel tedavinin belirlenmesi ile tedavide başarı oranının artacağının altınız çizdi. Meme Kanserinde belirlenen HER2 molekülü tümörün daha hareketli olmasını sağlıyor. “HER 2 molekülünü hedef alan trastuzumab tedavide kullanılmaya başlandıktan sonra tedavi başarısının arttığı gözlendi ve 2005 yılında artık biz meme kanserini başarıyla yeniyor muyuz? düşüncesi ortaya çıktı” dedi.
Prof. Dr. Eralp, halen kanser hücresinin altında yatan genetik değişimlerin ve meme kanserini barındıran kişinin bağışıklık yanıtını arttırmaya odaklanan araştırmaların mevcut olduğunu dile getirdi. Ayrıca, meme kanserinde doğru tedavinin multidisipliner bir yaklaşımla doğru çalışan bir ekiple belirlenmesi gerektiğinin de altını çizdi.

Ülkemizde ilaçlara ulaşmada bir sıkıntı olmadığını söyleyen Prof. Dr. Eralp, “şuanda Türkiye’de ilaçların hepsi geri ödeme kurulu tarafından karşılanıyor. Başka bir ilaç vermemiz gerektiğinde, endikasyon dışı dediğimiz başvurumuzu yapıyoruz” diye ekledi. Sistemik tedavi ile ölüm oranlarında %30’luk bir azalma görebildiklerini söyleyen Prof. Dr. Eralp, “buda çok önemli bir başarı. İki hedefimiz var. Bunlardan biri, farkındalık programları ile erken tanıyı tüm toplum zeminine yaymak; ikincisi, doğru ve güncel tedaviyi yakalayabilmektir. Umarız ki, gelecekte hastalarımızın hepsine aynı kaliteli tedaviyi sağlayabiliriz” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

“Yakın gelecekte daha kısa süreli radyoterapi tedavileri uygulanmaya başlayacak. Ancak hepsinden önemlisi, erken tanı ile çok küçük alanlarda uygulanacak tedavilerle çok küçük yan etkilerle bu hastalığı atlatmanız mümkün.”

Kongrenin ikinci gününde birinci panelin üçüncü konuşmacı olarak katılan Memorial Sağlık Grubu Antalya Radyasyon Onkolojisi Bölümünden Doç. Dr. Berrin Pehlivan, konuşmasında erken evre meme kanseri radyoterapisinde yenilikleri anlattı.

Radyoterapinin meme kanseri tedavisindeki ana basamaklardan biri olduğuna değinen Doç. Dr. Pehlivan, “özellikle cerrahide gelişen yeni yöntemlerle bugün meme kanserli hastaların hemen hepsine radyoterapi uyguluyoruz” dedi. Radyoterapinin amacının normal dokulara mümkün olduğu kadar az zarar vererek meme kanserinin yenileme riskini azaltmak ve hastanın yaşam süresini arttırmak olduğunu vurguladı. Son 20 yılda, cerrahide yaşanan değişikliklere paralel olarak radyoterapide de değişiklikler yaşandığını anlatan Doç. Dr. Pehlivan, teknolojik gelişmeler sayesinde daha küçük alanları ışınlayarak daha az yan etki oluşturmaya başladıklarını söyledi. Yapılan çalışmaların, mastektomi yani tamamen memenin alınması yerine uygulanan meme koruyucu cerrahi sonrası radyoterapi uygulanmadığında hastalığın tekrarlama riskinin %40 arttığını gösterdiğini belirtti. 3 boyutlu, yoğunluk ayarlı ve brakiterapi gibi radyoterapi yöntemlerini anlatan Doç. Dr. Pehlivan, gelişen teknoloji ile sürekli yeni radyoterapi yöntemlerinin uygulandığını vurguladı.

Bunun yanında Doç. Dr. Pehlivan, memenin sadece tümörlü kısmını hedef alarak ışınlama tekniği olan kısmı radyoterapi yönteminden bahsetti. “Nefes alıp verme sırasında organların belli oranda yer değiştirmesi nedeniyle tümöre odaklanma sorunu yaratması, yoğun ışınlamanın hedefi kaçırarak normal dokulara zarar vermesine ve bunun sonucu olarak hastanın ciddi sıkıntılar yaşamasına neden olabilir. Bu nedenle, sorunu çözmek için görüntü eşliğinde radyoterapi yaparak tedavi sırasında alınan görüntüleri, her tedavi seansında analiz ediyoruz ve eşleştiriyoruz” dedi. Görüntülemeyi tedaviyi izlemek ve yenilemek için de kullanmaya başladıklarını söyleyen Doç. Dr. Pehlivan, solunum ayarlı radyoterapi uygulayarak kalbe yakın olan memenin ışınlanması sırasında kalbe zarar gelmesinin engellendiğini söyledi.

Verilen standart radyoterapi tedavilerinin 5-7 haftalık seanslar olduğunu söyleyen Doç. Dr. Pehlivan, uzaktan gelen ve belli özellikleri uyan hastalara 1-5 günlük sürede tamamlanan kısmi radyoterapi verildiğini söyledi. Ancak kısa süren ve yoğun radyoterapi verilen bu tedavinin sınırlı sayıdaki olgularda kullanıldığının altını çizdi. Meme koruyucu cerrahiden sonra bölgesel olarak tekrarlayan kanserin genelde meme yatağında ya da çok yakın alanda geliştiğinin gözlenmesi, kısmı radyoterapinin tercih edilmesini gündeme getirdiğini de sözlerine ekledi. Doç. Dr. Pehlivan, “ Kısmı radyoterapiyi 60 yaşın üzerinde, tümörü tek odaklı ve 2 cm’in altında olan, lenf nodu negatif ve cerrahi olarak yeterli sınırda tümörü çıkarılmış hastalarda uygulayabiliyoruz. Ancak, bu tedavi yoğun ışınlama içerdiği ve kısa sürede tamamlandığı için yaşlı olan kalp ve şeker hastalarında yan etkileri arttırabiliyor” dedi.
Erken teşhis ve tedavi kadar hastanın hayat kalitesinin de önemli olduğunun altını çizen Doç. Dr. Pehlivan, “yakın gelecekte daha kısa süreli radyoterapi tedavileri uygulanmaya başlayacak. Ancak hepsinden önemlisi, erken tanı ile çok küçük alanlarda uygulanacak tedavilerle ve çok küçük yan etkilerle bu hastalığı atlatmanız mümkün. O yüzden lütfen erken tanıyı önemseyin ve bize birazcık güvenin” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

“Teşhis koyulduğundan itibaren kanserle birlikte yaşamak ve kanserin ötesinde yaşamak olarak düşünmelisiniz. Meme kanseri sadece sizin hastalığınız değildir. Ailenizi çevrenizi ve toplumu ilgilendirir.”

Kongrenin ikinci gününde birinci panelin son konuşmacısı olan Pittsburg Üniversitesinden Prof. Dr. Barry Lembersky, erken evre meme kanseri tedavisinden sonra hastanın nasıl takip edilmesi gerektiği ile ilgili önemli bilgiler verdi.

Meme Kanserinin dünyada önemli bir problem olduğunu söyleyerek konuşmasına başlayan Prof. Dr. Barry Lembersky, tüm kadın kanserlerinin %23’ünün meme kanseri olduğunu, hem Türkiye’de hem de dünyada gittikçe artan meme kanserinin en önemli ölüm nedeni olduğunu söyledi. Ayrıca, Türkiye’de de artık erken tanı ve tedavi olanağı olduğunu vurguladı.

Prof. Dr. Lembersky, “Amerika’da 2013 yılında meme kanseri sayısı 230.000 iken kadınlarda birinci ölüm nedeni akciğer kanseri, ikincisi ise meme kanseridir. 2013 yılında Amerika’da 40.000 kadın meme kanserinden ölmüştür. Ancak, hem Türkiye’de hem de Amerika’da ölüm oranları giderek azalmaktadır” diyerek konuşmasına devam etti.

“Meme kanserinde erken tanıda olduğu gibi tedavi sonrası takipte kişiye özgü olmalıdır” diyen Prof. Dr. Lembersky, doktorun teşhisin koyulduğu ilk günden itibaren tedavi sonrası hastasının hayatını düşünmesi gerektiğini söyledi. “Teşhis koyulduğundan itibaren kanserle birlikte yaşamak ve kanserin ötesinde yaşamak olarak düşünmelisiniz. Meme kanseri sadece sizin hastalığınız değildir. Ailenizi çevrenizi ve toplumu ilgilendirir” dedi.
Amerika’da takip programlarının da kanıta dayalı olması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Lembersky, tedavi sonrası kanser hastaları için takip programlarının giderek arttığını söyledi. “Takip kanserin ilk döneminde başlar. Geçiş takibi, tedavi bittikten sonraki ilk yıl, uzun süreli takip ise 1-5 yıllık sürelerde gerçekleştirilmelidir. Bazen bu 1-5 yıl içinde kanser tekrarlayabilir. Bu seferde kanserle yaşam dönemi başlar. Kanserin daha uzun süreli kalması halinde ise, hastaya kalıcı takip yapılması gerekir. Bizim umudumuz ise, kanserin 5 yıldan sonra yok olduğunu düşünmektir.” dedi.
“Tedavi sonrası yaşayan hastalara yardımcı olacak kliniklerin ve programların olması gerekir”

2010 yılında Amerika’da yaşayan kanser hastalarının en çok neden endişelendiklerini araştırmak için yapılan bir anket çalışmasında, kanserin tekrarlamasından korktukları sonucunu elde ettiklerini söyleyen Prof. Dr. Lembersky, “depresyon, aile kaybı, kişinin kendi görünümünün değişmesi, enerji kaybı, konsantre kaybı ve cinsel problemlerin hastaların en çok endişe duyduğu noktalar olduğunu öğrendik” dedi. “Tedavi sonrası yaşayan hastalara yardımcı olacak kliniklerin ve programların olması gerekir” diye de ekledi.

Kliniğinde meme kanseri tedavisi tamamlanan hastaların sorduğu en önemli sorunun “tedavim bitti. Şimdi ne yapacağım?” olduğunu söyleyen Prof. Dr. Lembersky, hastalarına meme kanseri hastalarının %80-90’ının tedavilerle iyileştirildiğini; cerrahi, kemoterapi, radyoterapi gibi yapılan tüm tedavilerin onların yaşamına katkı sağladığını anlatarak söze başladığını dile getirdi.

Ardından, meme kanserinin tekrarlama riskini, hastaya patoloji raporuna bakarak anlattığını dile getirdi ve şöyle devam etti: “Tümörün biyolojik yapısına bakarak kanserin tekrarlama olasılığını, en çok ne zaman ortaya çıktığını tek tek anlatıyorum. En kötü olarak düşündüğümüz 3’lü negatif tümörlerde ilk 3-4 yılda tümörün tekrar yenileyebileceğini, östrojen reseptörü pozitifse bu tümörlerin ortaya çıkmasının ilk yıllarda çok düşük bir olasılık olduğunu söylüyorum. Bu tür tümörler, çok nadiren 10-15 yıl sonra açığa çıkabilir. Bunları kötü haber olarak hastalarıma aktarıyorum. İyi haber ise, hastaya artık %80-90 siz meme kanseri olmayacaksınız diyorum”.

Hem Türkiye’de hem de Amerika’da İlk 5 yılda hastaların tekrarlama korkusunun çok önemli olduğunu söyleyen Prof. Dr. Lembersky, doktorlara ve hastalara yardımcı olacak Amerikan Meme Kanseri Organizasyonu tarafından hazırlanmış bir rehber olduğunu söyledi. Oldukça basit olan bu rehberi Amerika’daki birçok tıbbi onkolog gibi kendisinin de takip ettiğini dile getiren Prof. Dr. Lembersky, hastalarının takip uygulamalarını şöyle özetledi: “İlk 3 yılda gelen her hastanın anemnezini ve muayenesini her 3-6 ayda bir, 3-5 yıl arasında her 6 ayda bir, daha sonra her yıl hastaları takip ediyorum. Takiplerim sırasında, nefes darlığı, ağrı gibi herhangi bir şikayetleri olduğunda bana bildirmelerini söylüyorum. Meme kanseri teşhisinden 1 yıl sonra, daha sonrada her yıl mamografi çektirmelerini söylüyorum. Ailesel hikayesi olan hastalarda mutlaka genetik konsültasyon istiyorum”.

Cerrahi, radyasyon tedavisi, aile hekimliği gibi diğer bölümlerle ortaklaşa çalıştıklarının altını çizen Prof. Dr. Lembersky, barsak, yumurtalık kanseri gibi diğer kanserler içinde mutlaka tarama yaptıklarını söyledi. Ancak, hiçbir hastalık belirtisi olmayan erken evre meme kanserinde kan testi, tümör belirteçleri, PET, tomografi, kemik sintigrafisi, göğüs röntgeni, MRI gibi tarama testlerini uygulamadıklarını ifade eden Prof. Dr. Lembersky, “bu tür testler, erken evre meme kanserinde yanlış pozitif sonuçlar vererek, hastaya gereksiz yere fazladan tarama testi yaptırmaya yönlendirebilir inancındayız” diye ekledi.

Prof. Dr. Lembersky, tedavi süresince meme kanserli hastaların kaliteli bir yaşam sürmeleri, endişe ve kaygılardan uzak durmaları için egzersiz ve yoga yapmalarını önerdi. Kemoterapi sonrası kemobeyin yani bir tür hafıza sorunu oluşan hastaları psikiyatra yönlendirdiklerini, vajinal kuruluk, akıntı, cinsellikten uzaklaşma gibi problemler için bazı çözüm önerileri sunduklarını söyledi. “Vajinal kuruluk için vajinal krem uygulatıyoruz. Ancak, östrojen içeren bu kremlerin kanseri tetiklemediğini bilmeniz önemli. Cinsellikten uzaklaşan hastalarımızı seks terapistine yönlendiriyoruz. Seks terapistleri bugün Türkiye’de de mevcut. Sıcak basması ve uykusuzluk gibi şikayetlerde akupunktur önerebiliyoruz. Kas ve eklem ağrılarında 4-6 hafta ilacı kesiyoruz. Ben buna ilaç tatili diyorum. Ya da ilacı değiştiriyoruz veya tamoksifen başlatıyoruz. Bu sürede kemik sağlığını korumak için hastaya bazı ilaçlar ve kalsiyum veriyoruz. Ayrıca, aromatöz inhibitörleri kullanılan hastalardan her yıl veya 2 yılda bir kemik dansitometrisi (DEXA) istiyoruz” dedi.

Kilo kontrolünün de çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Lembersky, kilolu olmanın kanserin tekrarlamasını tetikleyebileceğini belirtti. Bu durumda, hasta için beslenme uzmanı ile uygun besin listelerinin oluşturulması gerektiğini söyledi. Kanser hastalarının takibinin giderek artan bir sorun olarak karşılarına çıktığını ifade eden Prof. Dr. Lembersky, “bu nedenle Amerika’da doktor, psikolog, beslenme uzmanı ve hasta haklarının bir arada olduğu takip klinikleri mevcut” dedi.

Sağlıklı ve mutlu kalın...
Prof. Dr. Mustafa Özdoğan