Tıbbi Onkolog Prof. Dr. Mustafa Özdoğan Memorial Antalya Hastaneler Grubu Onkoloji Merkezi Başkanı "Kanser alanındaki en büyük eksiklik, halka yönelik sade ve anlaşılabilir bilgiye ulaşılamamasıdır. Web sitemiz ile bu eksikliği giderdiğimizi düşünüyorum."

Anasayfa - Sağlık Haberleri - Kalp-damar sağlığı - Dünyanın köklü bir tarihe sahip 8 hastanesi
Dünyanın köklü bir tarihe sahip 8 hastanesi

Dünyanın köklü bir tarihe sahip 8 hastanesi

Yazı Boyutu:
Küçült
Sıfırla
Büyült
16.08.2017

Bu yazının amacı, özellikle kardiyoloji alanında isim yapmış dünyaca ünlü tarihi hastaneleri tanıtmaktır. Bu tarihi hastanelerden biri de Nobel Ödüllü Türk Bilim İnsanı Prof. Dr. Aziz Sancar'ın doktorluk eğitimini aldığı İstanbul Tıp Fakültesi'dir.

.

Santa Maria del Popolo, Napoli, İtalya - "Tedavi Edilemeyenlerin Hastanesi"

Santa Maria del Popolo Hastanesi, diğer bilinen adıyla “Tedavi Edilemeyenlerin Hastanesi” 1522’de Napoli İtalya’da açıldı. İlk yıllarında saygın bir İspanyol kadın olan Maria Lorenza Longo tarafından yönetildi. Tesisin ilk niyeti tedavi edilemeyecek kadar ilerlemiş hastalığa sahip kişilere sağlık hizmeti sağlamaktı.

Tedavi edilemeyen hastalıkların tanımı, evde başa çıkılamayacak kadar ciddi ya da çok kompleks olması veya hastanın kişisel hekim karşılayamaması olarak yapılmıştı. Günümüzde bu sağlık hizmeti palyatif bakım / destek tedavi olarak adlandırılmaktadır. Böylece; enfeksiyon hastalıkları (o zamanlardaki Avrupa’daki salgından dolayı Frengi), böbrek taşı, epilepsi ve nöbet, yanıklar, astım ve cerrahi vakalar hekimlere sunuldu. Hastanenin açılış zamanlarında Frengi Avrupa’da yeni yayılıyordu; Yeni Dünya’dan gelmişti ve Fransız birliklerinin Napoli’den Avrupa’ya ilerlemesi ile hızlıca yayılıyordu. Bu bağlamda hastane bu hastaların tedavisinde büyük rol oynadı. Özellikle; civa temelli yaygın ve eskiden süre gelen tedavi yaklaşımına ek olarak hastanenin hekimleri gayakum terapisini ilk kullananlar arasındaydılar. Karışım; terleme, idrar söktürülmesi ile hastalıkla ilgili zehirlerin tahliye edilmesi anlamına geliyordu.

Hastanede bakımı yapılan çok sayıdaki hasta, Napolitan Tıp Fakültesi’nin yaratılışına büyük katkı sağladı. 17. ve 18. yüzyıllarda bu hastane Güney İtalya’daki sağlık hizmetinin en önemli destekçisi halini aldı. Tedavi Edilemeyenlerin Hastanesi bugün "Museo dele Arti Sanitarie" olarak bilinen kompleksin bir parçasıdır.

.

Minnesota Şehir Hastanesi, ABD

Hastane inşa edilmede önce Minnesotalı hastalar farklı yerlerde sağlık hizmeti görüyordu. Dr. James Dunn 1880’de şehrin hekimi seçildi fakat şehrin doktorunun hastaları özel hastanelerde ve evlerinde ziyaret etmesi tıbbi yetersizliği kanıtladı ve Eylül 1887’de şehrin devlet adamları kiralık bir evde Minnesota’nın ilk hastanesini açtılar. 4 hemşire, 2 intörn, 1 kadın amir ve şehir hekimi ile... Dr. Dunn hastanenin başarısının düşündüğünden daha iyi olduğunu ve hasta başına düşen maliyetin günlük 24 cent olduğunu bildirdi.

.

Pitié-Salpétriére Hastanesi, Fransa

1656’da Fransız Kralı 14. Louis, eskiden potasyum nitrattan barut yapılan askeri tesiste yeni bir hastane inşa etmesi için mimar Bruant’ı işe aldı. Dilenciler ve hayat kadınları için düşkünler evi (darülaceze) olarak kurulan bu hastane daha sonra Paris’teki en büyük hastanelerden biri haline geldi.

Fransız ayaklanması sırasında Salpétriére binlerce insan barındıran dünyanın en büyük fakir eviydi (darülaceze). Psikiyatri alanına öncülük eden Pinel tıbbi şef görevine geçti ve Salpétriére’i tıbbi bakıma adamış merkez haline getirmek için hastanenin tekrar düzenlenmesinde çalıştı. Salpétriére 1868’de Jean Martin Charcot ve Joseph Babinski multiple sklerozu ilk tanımlamasıyla dünya tarafından tanınmaya başladı.

Yüzyıl sonra Christian Cabrol, Salpétriére’de Avrupa’daki ilk kalp naklini gerçekleştirdi. Onun liderliğinde Kardiyoloji Enstitüsü 2001’de açılışı yapıldı ve şu anda bütün kalp-damar ( kardiyovasküler ) hastalıklarına kapsamlı servis sağlıyor. Hastane son 15 yılda 1000’den fazla makale yayınlayarak kardiyovasküler hastalıkların araştırmalarında lider merkez haline geldi.

.

Uppsala Üniversite Hastanesi, İsviçre

Uppsala Üniversite Hastanesi İsviçre’deki en eski üniversite hastanesidir. Hastanenin 12. yüzyıla kadar uzanan tarihi vardır. Akademik hastanenin kuruluşu 1708’de, lenf sistemini keşfeden Olof Rudbeck tarafından, tıp öğrencilerinin pratik eğitimini kolaylaştırmak gibi belirli bir maksat ile İskandinavya’da kurulan ilk klinik olma özelliğini taşımaktadır.

Mevcut üniversite hastanesi, 1867 yılında faaliyete geçen yeni bir bina ile kurulmuştur. Uppsala Üniversite Hastanesi şu anda Uppsala bölgesinde yüksek standartta tıbbi bakım sağlayan İsveç’in en büyük hastanelerinden biri haline gelmiştir. Hastanenin Nobel kazanmış öncülerle ve çığır açan klinik çalışmalarla uzun bir tarihi var.

1911’de Profesör Allvar Gullstrand; tıp ve fizyoloji alanındaki ilk Nobel Ödülü'nü kazandı. 3 yıl sonra Profesör Robert Barany; Uppsala Üniversite Hastanesi’nde yürüttüğü araştırmalar sonucunda denge sistemi üzerine keşifleri ile 1914’de Nobel ödülü sahibi oldu. 2001’de Profesör Lars Wallentin Uppsala Klinik Araştırmalar Merkez’ini kurdu böylece tıbbi bakımın ve araştırmaların iyileştirilmesi içi eşsiz bir klinik arşiv inşa ederek dünya çapında insan sağlığının geliştirilmesine katkı sağladı. Bu merkez günümüzde klinik öncesi araştırmaları, ilaç firmalarını ve klinik stratejileri değerlendirerek ulusal ve uluslararası klinik deneyler yürütmektedir.

.

Santa Creu-St Pau Hastanesi, Barcelona, İspanya

Santa Creu-St Pau Hastanesi tarihi 1401’e dayanır. Santa Creu-St Pau Hastanesi’nin baş döndürücü ve yenilikçi köşkleri 20. yüzyılın başlarında Pau Gil’in mirası sayesinde Domenech-Montaner tarafından inşa edildi. Bu köşkler şimdi uluslararası kuruluşlara ev sahipliği yapıyor.

Modern Kardiyoloji; 1969’da Profesör Modest Garcia Moll tarafından İspanya’da ilk koroner yoğun bakım ünitesinin açılmasıyla başladı. Daha sonra Dr. Miquel Torner, Dr. Ignaci Balaguer ve Dr. Arnau Casellas tarafından yönetilen Barcelona Üniversitesi Kardiyoloji Okulu katıldı. 1984’de Profesör José M. Caralps tarafından, Dr. Oriol Bonnin ve Dr. José M. Padro’nın işbirliği ile İspanya’daki ilk kap naklini bu hastanede gerçekleştirdi. Büyük araştırma girişimleri burada Profesör Modest Garcia Moll, Antoni Bayés de Luna, José M. Caralps ve Joan Cinca direktörlüğünde yönetiliyor. Bu araştırmalara şunlar da dahildir: kalp nakli, intraarteriyel elektriksel blok ve kalp ritim bozuklukları (Bayés sendromu), kalp zarı (perikard) iltihabının nüksetmesini önleyici kolşisin, ani ölüm mekanizmaları, kardiyak kimerizm, atriküler fibrülasyonun hücresel mekanizması, biyolojik empedans mühendisliği çalışmaları ve kap yetmezliğinde prognoz.

Öğretmek ve devamlı eğitim bu hastanenin güçlü yanlarıdır. “The Bayes de Luna ECG” kitabı 10 dilde yayınlanmıştır.

.

Tufts Tıp Merkezi, Boston, ABD

Tufts Tıp Merkezi’nin kökeni, Paul Revere ve Samuel Adams gibi Boston’ın ileri gelen vatandaşları ve vatanseverler tarafından açılan ABD’nin ilk tıp tesislerinden olan “Boston Dispanseri”ne dayanır. Amacına sadık kalarak Dispanser Boston’ın fakirleri için ücretsiz sağlık yardımı sağladı. 1894’de Yeni İngiltere’nin (New England) sadece pediatrik tıbbi tedavilere kendini adamış ilk tesisi Çocuklar için Yüzen Hastane (The Floating Hospital For Children); Boston’ın fakir çocukları için sağlık hizmeti vermek için kurulmuş ve Boston Limanı’nda bir gemi olarak inşa edilen hastane çocuklar için güneş ışığı ve deniz havası ile terapi ortamı sağlamıştır. Yüzen Hastane ayrıca pediatrik tıbbi araştırmalarda liderdi ve çocuklar için ilk sentetik süt ürünlerini üretti (bugün hala Similac olarak satılıyor). 1929’da Boston Dispanseri ve yüzen hastane ile birleşerek (daha sonra Pratt Teşhis Merkezi de eklenmiştir) büyük eğitim hastanesi Tufts Üniversitesi Tıp Okulu halini almıştır. Günümüzde hala Boston Dispanseri ile aynı yerde olup hala şefkatli ve hasta odaklı hizmet vermeye devam etmeye kararlıdır.

Tufts Tıp Merkezi, immünoloji odaklı önemli çalışmalar dahil olmak üzere birçok bilimsel gelişmenin merkezidir. Şimdiki adı ile Tufts-Yeni İngiltere Tıp Merkezi zengin kardiyovasküler klinik ve araştırma mirasına sahiptir. Öncülük yaptığı alanlar kalp diastolik disfonksiyonu, balon valvuloplasti ve lazer müdahalesinin erken çalışmaları, yetişkin ve çocuklarda ani ölümü önleme, kalp yetmezliğinde kalpte görülen yapısal değişiklikler ve 3 boyutlu kalp ultrasonudur (ekokardiyografi).

Moleküler Kardiyoloji Araştırma Merkezi özellikle vasküler biyolojide östrojen ve aldosterona bağlı etkenler üzerine birçok keşifler yapmıştır.

.

Wroclaw Tıp Üniversitesi, Polonya

1883’de Breslau’da (şimdiki Wroclaw) modern bir hastane kurulması kararlaştırılmıştı; hem araştırma tesisi hem de klinikler için kompleks yapılar. Sonuçta oluşan Wroclaw Tıp Üniversitesi 1887-1909 aralığında inşa edilen eşsiz ve tarihi mimari yapıya sahiptir. Birçok korunan objeler bugüne neredeyse değişmeden gelmiştir. Bu kadar kompleks yapıya sahip olan çoğu diğer hastaneler ise yeniden yapılanmış veya tekrar inşa edilmiş ya da bugüne gelememiştir.

Binanın yapısı mimarların ve bilim adamlarının iş birliği ile planlanmış. Dikkatlice tasarlanan bina; şehrin kalabalığından uzak, Oder Irmağı’na yakın ve yeşillik içine inşa edilmiştir. Hastanenin; hasta ve hasta yakınları için elverişli ve konforlu olması özellikle düşünülmüştür. Dünyaca tanınan önde gelen birçok hekim Wroclaw Üniversitesi’nde eğitim görmüş ve çalışmıştır: Jan Evangelista Purkyne, Albert Neisser, Carl Wernicke, Alois Alzheimer, Johannes Pfannenstiel, Ferdinand Sauerbruch ve Wilhelm Ebstein gibi. Jan Mikulicz-Radecki, Avrupa’daki en modern ve en büyük operasyon odasını bulunduran cerrahi bölümünün (1897’de açılan) başkanıydı. Temizlemesi kolaylaştırmak ve mutlak hijyen koruyabilmek için operasyon odalarının duvarları beyaz döşeme ile kaplı olup ve köşeleri yuvarlak tasarlanmıştır. Mikulicz-Radecki bütün operasyonlarda hekimlerin steril eldiven giymesini gerektiren antiseptik ve aseptik prosedürlerin öncülerindendir.

2. Dünya Savaşından sonra, Breslau şehri Wroclaw adını aldı. Günümüzde eşsiz Wroclaw Tıp Üniversitesi sadece tıp alanında eğitim görebilmek, tıp bilimini geliştirebilmek ve tıbbi tedavi uygulamaları için bir yer olmakla kalmayıp tıp biliminin 19-20. yüzyıl geçişindeki gelişimine şahit olmuştur.

.

Son olarak köklü tarihi ile İstanbul Tıp Fakültesi

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, 1945 yılında Ankara Tıp Fakültesi kurulana kadar, ülkemizin tek tıp fakültesiydi. İstanbul Üniversitesi’nin geçmişi, İstanbul’un 1453 yılında fethinden hemen sonra Fatih Sultan Mehmet’in emri ile Ayasofya ve Zeyrek’de kurulan medreselere kadar uzansa da, 1470 yılında Fatih Camisi etrafında “Fatih Külliyesi” adı altında inşa edilen Darüşşifa’da tıp öğretimi yapılmaya başlanmış, böylece İstanbul Tıp Fakültesi’nin ilk nüvesi oluşmuştur.

Modern tıp eğitimi ise batıya göre biraz gecikmeli olarak Sultan II. Mahmut döneminde 14 Mart 1827’de "Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire"nin kurulması ile başlamıştır (ülkemizde 14 Mart Tıp Bayramı kutlamaları buradan gelmektedir). 1839’da "Mekteb-i Tıbbiye-yi Şahane" adını alan okul Dr. A. Bernard’ın gayretleri ile Fransızca öğretim yapan modern bir eğitim kurumu olmuştur. 1867’de “Mülki Tıbbiye” kurulmuştur. 1909’da “Askeri” ve “Mülki Tıbbiye”ler Haydarpaşa’da yapılan binada “Tıp Fakültesi” adı ile birleştirilmişlerdir.

Atatürk’ün direktifleri ile, 1933’te yapılan Üniversite reformunu takiben İstanbul Tıp Fakültesi şehrin Çapa, Vakıf Gureba, Cerrahpaşa, Haseki, Şişli Etfal, Bakırköy hastaneleri gibi çeşitli hastanelerine dağıtılmıştır. 1964’te Tıp Fakültesi kliniklerinin Çapa ve Cerrahpaşa’da toplanması tamamlanmış ve 1967’de İstanbul Tıp Fakültesi (Çapa) ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra ülkemize sığınmış hekimler, hemşireler, mühendisler ve diğer bazı teknik elemanlarda fakültenin hizmet kadrosunda yer almışlardır. Üniversitelerde eğitim ve araştırmanın ayrılmaz bir bütün olduğu, artık araştırma yapamayanın eğitim de vermemesi gerektiği prensibine dayanan Alman bilimsel geleneğini yerleştirerek, ülkemizde sayıları giderek artacak tıp fakültelerine de yararı dokunacak güçlü bir Türk bilim insanı kuşağı yetişmesine, yine çok iyi yetişmiş Türk hekimleri kazanılmasına içtenlikle hizmet etmişlerdir.

Hulusi Behçet, Akil Muhtar Özden, Mazhar Osman gibi Türk tıbbının ünlü hocaları, İstanbul Tıp Fakültesi’ni ulusal ve uluslararası alanda parlak bir kurum haline gelmesini sağlamışlardır. 2015 Nobel Kimya Ödülü’nü kazanan Profesör Dr. Aziz Sancar da İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştur. Günümüzde halen her anlamda yetkin hekimler yetiştirme amacıyla eğitim vermeye devam etmektedir.

Yazımızı Aziz Sancar'ın şu sözleri ile bitirelim: "Bana çok güzel eğitim veren kendi memleketimdir. Bana olağanüstü bir tıp eğitimi verdi. Başarımın sebebi budur. Milletime teşekkür ediyorum."

Sağlıklı ve mutlu kalın...
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Beğenmedim
Gönder
Kaynak:

Hospitals of History.
Circulation, Agu 2017.
Sayfada yer alan yazılar sadece bilgilendirme amaçlıdır, tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.
Kanser Haberleri
Soğuk su içmek kansere neden olur mu?
Soğuk su içmek kansere neden olur mu?
Pediatrik kronik miyeloid lösemi kronik faz tedavisinde dasatinib FDA onayı aldı
Pediatrik kronik miyeloid lösemi kronik faz tedavisinde dasatinib FDA onayı aldı
Kemoterapi öncesi beslenmenizi planlayın – yemekleri güvenli dondurmak için 7 ipucu
Kemoterapi öncesi beslenmenizi planlayın – yemekleri güvenli dondurmak için 7 ipucu
Kanser tedavisi sırasında greyfurt ve nar gibi gıdalardan neden kaçınmalı?
Kanser tedavisi sırasında greyfurt ve nar gibi gıdalardan neden kaçınmalı?